NATO Ülkelerinde 2: Portekiz'in Taşı, Toprağı, İnsanı

Başlık: 
NATO Ülkelerinde 2: Portekiz'in Taşı, Toprağı, İnsanı 
Kaynak: 
Ulus, ss. 4, 5 
Tarih: 
1953-07-11 
Lokasyon: 
Atatürk Kitaplığı, 152/26 
Metin: 
Fotoğraf altı: Lizbon'da bir eski mahalle

NATO Ülkelerinde: 2

Portekiz'in taşı, toprağı, insanı

Yazan: Bülent ECEVİT

GEÇEN yazımda, tahttan düşen bir çok kralların Portekiz'e yerleştiklerini yazmıştım. Burası onlara hem bir Avrupa ülkesinde yaşamak hem de gözden ırak, dedikodudan uzak durma imkânını veriyor.

İngiltere'yi kıt'anın en dışında kalmış Avrupa ülkesi sanırız. Portekiz, Avrupa ile arasından su geçmemesine rağmen, aslında İngiltere'den de çok kıt'a dışı.

Nitekim, tutumu diktatörlük olan bütün ülkelerin göze battığı bu günlerde, Portekiz'e, Portekiz'in başındaki Salazar'a kızan kaç kişi vardır? Salazar ki Avrupa'nın çağımızda en uzun ömürlü diktatörlüğünü kurmuştur.

Dışarıdan bakılınca diktatörlüğü bile göre çarpmayan bir ülkede eski krallar neden göze çarpsın! Onlar burada, sessiz, hâllerinden hoşnut, yaşıyorlar.

Onları Portekiz'e çeken bir başka kuvvet de ülkenin güzelliği olsa gerek.

İnsanı rahatlaştıran, sakin bir güzellik!

Avrupa'nın bir ucunda unutulmuş olmanın verdiği sükûnet, Portekiz'in taşına, toprağına işlemiş.

Sanki burası, sırtını Avrupa'yı örten bir yüksek duvara dayayıp gözlerini Atlas Okyanusunun enginliğine çevirmiş, öylece hayallere dalıp gitmiş bir ülke.

Ne hayalleri ?

Deniz hayalleri!.. Yelkenli, yeke, halat, dalga hayalleri!

Bu hayalleri taşa işlemişler. Şatolarının, kiliselerinin, manastırlarının duvarlarına, sokak kaldırımlarının mozayıklarına işlemişler.

Portekiz, uzak denizlerin hatıraları ile bezenmiş bir ülke..

Biz Türklerin Akdenizde ve Orta Doğuda egemenlik kurmamız üstüne, Lizbon, Batı Avrupa'nın belki en önemli limanı olmuş, yüzyıllarca da, öyle kalmış. Lizbon limanı ancak, Türklerin Akdenizde zayıflaması ve Süvevş Kanalının açılması ile gözden düşmüş olsa gerek.

Portekizliler dünyanın en eski denizci uluslarından. Grönland'dan Güney Amerika'ya, Güney Afrika'dan Pasifik Adalarına kadar, denizler aşırı ülkelerin bulunmasına belki en çok onların emeği geçmiş. Alvaro Fernandes, Diogo Cao, Bartholomou Diaz, Jaoa da Nova, Tristao da Cunha, Vasco da Gama, Ferdinand Magellan ve daha bir cok denizciler, coğrafyaya, Portekiz imparatorluğunu genişletmek düşüncesile olduğu kadar, birer öncü bilim adamı şuuru ile de hizmet etmişler.

Tomar diye bir küçük tarihî kasabada bir İsa Manastırı var. Bu manastırın on altıncı yüzyılda, Portekiz denizciliğinin geliştiği sırada yapılan ve yenilenen dekorasyonu, bir denizci rüyasına benziyor. Halat, sünger, mercan, dümen, denize ve denizciliğe ait ne akla gelirse, oldukları gibi alınmış, hiç bir süs stilize edilmemiş.

Portekizlilerin stilizasyondan hoşlanmadıkları, doğadan (tabiattan) neyi canlan çekerse alıp olduğu gibi kullandıkları, başka tarihî eserlerinde de görülüyor.

Bu, Portekiz mimarlığının dekorasyonuna sürrealist bir hava, bir kâbus ağırlığı vermiş. Belki makbûl değil ama, insanı ister istemez sarıyor.

Süs merakı Portekiz'de en göze çarpan şeylerden biri. Olur olmaz her yeri, her şeyi süslemişler. Kadınların başlarında taşıdıkları sepetlerden, kaldırımlara kadar her şey süslü. Modern yapıların duvarları, askerî yer altı tesisleri, resmî dairelerin ambalaj kâğıtları bile süslü.

Lizbon yakınında bir topçu mevziine gittik. Bu mevziin yüzlerce metre uzayan koridorları bütün parke döşeliydi. Gözetleme yeri, güzel manzaralı bîr Amerikan barına benziyordu. Bazı kullanılması güç âletlerin bulunduğu odalarda, o âletlerin nasıl kullanılabileceği-resim sergilerine girebilecek yağlı boya modern tablolarla gösterilmişti.

Eskice evlerden bir kısmının bütün dış duvarları çini ile kaplı.

Lizbon çevresindeki, modern mimarlığın en güzel örneklerinden sayılabilecek evlerin bile duvarlarına - doğrusu hiç uyuşmadığı hâlde - mevili beyazlı çiniden eski usûl manzara tabloları yaptırmışlar.

Portekiz'de çinicilik, - tabiî kendi zevkimize göre - bizdeki kadar ileri değilse de, çok yaygın.

Lizbon'un "Colonial" adlı bir hastahanesinde. 1720'de Amsterdam'da çiniden yapılmış büyük bir İstanbul manzarası da varmış. Bay Joao M. Dos Santos Simoes bunu bize hareketimizden ancak bir gün önce söylediği için göremedik.

JAOA M. Dos Santos Simoes kim ?

Bizi Tomar'da karşılayan, orta yaşlı, orta boylu, sporcu yapılı, hafifçe geriye doğru kasılarak yürüyen, tıknazca, esmer, İspanyol bıyıklı bir Portekizli. İngilizceyi, Fransızcayı ve belki İspanyolcayı ana dili gibi konuşuyor. Yunanca, Eski Yunanca, Lâtince biliyor. Mühendis, sanat tarihçisi, klâsik edebiyat bilgini. Lizbon Güzel Sanatlar Akademisini bitirmiş, İtalya'da, ünlü sanat tarihçisi Berenson'un öğrencisi olmuş. Atina'da etüdler yapmış. Bunlar söz arası öğrenebildiğimiz kadarı. Hâlinden tavrından, otomobilinden, paralı da olduğu anlaşılıyor. Bir arkadaşımız, İsa Manastırının çinileri ile Türk çinileri arasında bir karşılaştırma yapacak oldu, Dos Santos Simoes, sözü arkadaşlarımızın ağzından kaparak Türk çinilerinde hangi çağlarda ne renkler kullanıldığını, Türk çinilerinin boyutlarını, bize sayıp dökmeye başladı. Meğer çinicilikte uzmanmış ve Türk çinileri üzerinde de çalışmış. Saldhana Sarayındaki "Colonial" Hastahanesinde bulunan o İstanbul panoramasını da kendisi ortaya çıkarıp ona dair Portekizce ve İngilizce bir tez yazmış.

Dos Santos Simoes, gözleri zekâ ile parlıyarak konuşuyor da konuşuyor, yerinde duramıyor, şaka yapıyor, kahkahalar atıyor, İngilizce, Fransızca, Yunanca ağız dolusu küfür ediyor.

Belli ki hâli vakti yerinde dünya görmüş ve içi hayat taşan bu adam, gerçek bir bilgin. Öyle iken gitmiş, kendi isteği ile, Tomar diye bir küçük kasabanın turist bürosuna kapanmış.

Bu derece bilginliğin, kanaatkârlığın ve canlılığın bir araya gelmesinden, bence, örnek bir Avrupalı bilgin tipi ortaya çıkıyor. Ancak böyle tiplerde bilginlik küf kokusundan kurtulabiliyor.

PORTEKİZ'de Dos Santos Simoes'ler çok mudur, Portekizliler çok okurlar mı, bilmiyorum! Öğrenebilecek kadar vaktimiz olmadı.

Yalnız bir şey dikkatimi çekti. Portekiz'e vardığımız günün gecesi saat on buçukta, Avenida da Liberdade adlı geniş bulvardan yürüyerek otele dönüyorduk. Avrupa'nın en geniş caddelerinden sayılan bu bulvarın ortasındaki bir ada, çep-çevre kitapçı klübelerile doluydu. Her biri, birer kapakları birleşmek üzere açılıp yan yana konmuş iki kitap cildi şeklinde ve bir boyda olan bu kulübelerden, sayamadım ama, hiç değilse 40 - 50 tane vardı. Gecenin o satinde hepsi harıl harıl işliyordu. Eğer aldatıcı bir işaret değilse, bu, Partekizlilerin okuma merakına bir ölçü sayılabilir, sanıyorum.

BAŞKA büyük Avrupa başkentleri yanında, Lizbon'un eğlence hayatı yok denebilir. Hepsi hepsi, bir kaç küçük gece kulübü ile, halk türküleri çalınıp söylenen iki-üç turistik lokantası var. Ona rağmen şehir, gece geç saatlere kadar yaşıyor. O dediğim bulvarın ortası ve yanları büyük açık hava kahvelerile dolu. Oturacak boş sandalye bulunamıyor.

Kitapçılardan başka, gece geç saatlere kadar açık olan daha bir çok dükkân var. Gece on - on buçukta bir büyük buz dolabı mağazasının önünden geçtik, orası bile açık ve içi insan doluydu.

Gecenin on buçuğunda bir buz dolabı satın almak ihtiyacını duyup çarşıya çıkacak insan, bilmiyorum Portekiz'den başka ülkelerde de var mıdır?

Böyle eğlencesiz, gürültüsüz, sırf daha çok yaşamış olmak için gecenin geç saatlerine kadar yaşamak, bana en saf bir hayat sevgisi gibi geldi.

Portekizliler belli ki doğayı açık havayı da seven insanlar.. Pazarları kırlar ve ormanlar, şehirlerden gelip yere çarşaflar sererek yemek yiyen ailelerle dolu. Dağ başlarında, ya masallar gibi şatolar, eski saraylar, ya da küçük, modern dağ otel ve lokantaları var. Bunlara "pousada" diyorlar. Şehirlerin saatlerce dışında, bazısı otomobillerin bile çıkamayacağı kadar sarp yerlerdeki bu şatolar ve "pousada"lar, pazar günleri boş kalmıyor.

İnsanın, yarım saat, bir saat içinde, yılların kafa yorgunluğunu çıkarabildiği yerler vardır. Bu "pousada'lar öyle işte..

Portekizliler doğayı hissettirmeden süslemesini bile insanlar.

Bunca süsün ortasında üzerlerinde yerli urbaları, başlarında renkli sepetleri yahut toprak rengi testi ve küplerile, kendileri de birer süs gibi dolaşıyorlar.

Yüklerini başta taşıma âdeti, insanların yürüyüşüne de bir zariflik vermiş.

Bu âdet kimbilir nereden gelmiş onlara? Belki Afrika'dan belki de Hindistan'dan gelmiştir. Oralarda halâ toprakları var.

Süs merakı ile beraber çiçek sevgisi de Portekiz'de bir gelenek olmuş. Hele karanfili çok seviyorlar. Bu şair halk, karanfilin hayali kamçıladığına inanırmış. İşçiler, köylüler, ya kulaklarının arkasında ya dişlerinin arasında birer kırmızı karanfille dolaşmaktan hoşlanırlarmış. Onun için bir Portekiz türküsü diyor ki :

"Dişlerinin arasında bir al karanfil tutarken

Vurulmayan kalmıyor o dişlerin beyazlığına."

YAZIK, insan böyle turist gibi gezerken bir ülkenin halkıyla gönlünce kaynaşmıyor. Portekiz halkının da insanı öyle çeken bir yanı var ki:

Otobüste şehirden şehire giderken, yollarda yürüyen, ormanlarda yemek yiyen Portekizlilerin durup yahut yerlerinden kalkıp gözleri gülerek insanı selâmlayışı, içimizde yabancılık duygusuna yer bırakmıyordu.

İspanyol şairi Unanumo doğru söylemiş :

"Portekiz ülkesinde kime rastlasam eski bir tanıdıkmış gibi geliyor. Her birinin sakin, gülümseyen yüzünü, eskiden de görmüşüm sanıyorum. Orada dilenciler bile eski birer tanıdık gibidir."

Portekizliler, ister istemez, yabancılara, bütün insanlığın tek bir aile olduğunu duyuyorlar.

Yahut belki de Unanumo'ya Portekizlilerle komşuluğu, bana da Portekizlilerle benzerliklerimiz bu duyguyu vermiştir, bilmiyorum! 

Dosyalar

1953.07.11.jpg
1953.07.11_B1.jpg
1953.07.11_A.jpg
1953.07.11_B2.jpg
1953.07.11_B.txt

Koleksiyon

Alıntı

“NATO Ülkelerinde 2: Portekiz'in Taşı, Toprağı, İnsanı,” Bülent Ecevit Yazıları 1950-1961, 23 Kasım 2017, http://ecevityazilari.org/items/show/380 ulaşıldı.