NATO Ülkelerinde 1: Portekiz'de 3.5 Gün

Başlık: 
NATO Ülkelerinde 1: Portekiz'de 3.5 Gün 
Kaynak: 
Ulus, s. 5 
Tarih: 
1953-07-03 
Lokasyon: 
Atatürk Kitaplığı, 152/26 
Metin: 
NATO Ülkelerinde: 1

Portekiz'de 3,5 Gün

Portekiz tam 43 yıldır cumhuriyet olmasına rağmen hâlâ şarapları ve kralları ile meşhurdur

Fotoğraf altı: Tarihi Lizbon şehri, geniş ve modern bölgeleri ile günden güne gençleşmektedir.

AVRUPA'NIN bir ucunda biz varız, bir ucunda Portekiz. Boylu boyunca Akdeniz, ondan sonra İspanya, ülkelerimizi ayırıyor. Hayat sahalarımız yüzyıllarca biribirinden uzak durmuş. Onların yelkenlileri Uzak Doğunun, Atlas Okyunusunun sularında, bizim yelkenlilerimiz Akdenizde biribirine rastlamadan dolaşmışlar.

Şimdi birdenbire, Türkiye ve Portekiz, bağımsız ülkeleri tarihte eşi görülmedik derecede yakınlaştıran bir andlaşma ile kaderlerini bağlanmış buluyorlar.

Paris'ten Lizbon'a giderken uçakta düşünüyordum: Kimbilir ne kadar yabancı bir yere inecektik! Belki Akdenizde kıyısı olan ülkelerin kan sıcaklığından yoksun, idaresi diktörlük olduğundan asık suratlı bir ülke..

Bu düşüncelerle Lizbon'a varıp da, yedi tepesi, yokuş yolları, sanki Boğaziçisi, Halici, gümüş pırıltılı Marmarası ve Kız Kulesiyle, ve tramvaylara salkım salkım asılmış yoksul çocuklarıyla, tâ Atlas Okyanusu kıyılarında, Tagus diye bir nehrin ağzında, bir İstanbul bulunca ne kadar şaşırdım.

Portekiz'de üç buçuk gün kaldık.

Üç bucuk günde bir ülke ve bir millet nasıl tanınır?

Ülkeler vardır, yıllarca yaşasanız da, dilini oralılar gibi konuşsanız da, çoğu şeylerinin hayranı da olsanız, bir yabancı olarak ayrılırsınız. Ülkeler vardır, değil üç-dört gün, bir şehrinde, bir limanında birkaç saat bile kalsanız, ayrılırken, geride yurdunuzu bırakırmış gibi olursunuz.

İste öyle ülkeleri, değil üç-dört günde bir kaç saatte bile, tanınmasanız da duyar, öyle ülkelerin halkını, dillerini de bilmeseniz, bir kaç saat içinde anlarsınız.

Bir ülke olsun ki büyük yapıların, anıtların, geniş caddelerin yanıbaşında, ufacık eski evler, eğri büğrü taşlarla döşeli dar sokaklar, kiliselerin önünde, temiz pak insanlar yaklaşırken kaygısız oyunlarını bırakıp avuç açmaya koşan çocuklar, son model Amerikan marka taksilerin yanında sırtı yüklü eşekler, sokaklarda balık sepetleri, dışarıya kızarmış balık kokusu sızan, içersi kemerli ve loş, eğri büğrü tahta masalı ve kadınsız meyhaneler, erkekten çok kadın çalışan tarlalar, ve dediğim gibi, her yanına salkım salkım insan asılmış tramvaylar göresiniz de, Türkiyeli, hele İstanbullu ola ola, ben bu ülkeyi bir kaç saatte, bir kaç günde tanıyamam diyesiniz; esmere çalar erkek güzeli erkekler, süklüm püklüm üniformaları içinde Mehmetçik gibi yağız yüzlü, iyi bakışlı erler, tombulca, gülen gözlü fakat ürkek kadınlar, üstü başı bakımsız afacan çocuklar, her hâliyle hem hayatı Akdenizliler gibi doyasıyla yaşamak istediğini, hem de ister istemez Kuzeyliler gibi içine kapanık, çekingen ve nazik olduğunu belli eden bîr halk göresiniz de, Türk ola ola, ben bu halkı anlıyamam diyesiniz. imkânı var mı?

Daha Lizbon'a vardığımız gün, Portekizlerle aramızda, bunca benzerliğin doğurduğu bir yakınlık kuruluverdi.

YUNANLI meslekdaşlarla beraber 6 Türk gazetecisi Lizbon'un büyük hava alanına indiğimiz zaman içimizde bir yalnızlık duygusu vardı. Partekizlilerle çabucak kaynaşabileceğimizi henüz bilmiyor, yabancılığımızın giderilmesini kolaylaştıracak bir Türkle karşılaşacağımızı da ummuyorduk.

Bizim için ilk sürpriz, alanda Türkçe "hoş geldiniz" sözüyle karşılanmak oldu. Lizbondaki Elçimiz Bay Nurettin Veririn, Elçilikte tek başına bulunmasına ve ziyaretimizden resmen haberli olmamasına rağmen, Türk gazetecilerini karşılamaya gelmişti. Orada kaldığımız günlerde kendisinden gördüğümüz yakınlığı ve konukseverliği unutamayınız. Fransa'da , Fontoinebleau'deki Avrupa Yüksek Müttefik Karargâhına gittiğimiz zaman, Türkiye adına bizi sadece, 14 bayrak arasında dalgalanan bayrağımız karşılamıştı. Bizimle beraber gelen, 6 NATO ülkesinden dördünün gazetecileri, kendi subaylarıyla selâmlaşırken, zaten orduları ve subayları olmayan İzlandalılar, bir de biz, bir köşede yalnız kalmıştık. Bizlere de ev sahipliği vapmak nezaketini Müttefiklerimizin subayları göstermişlerdi.

NATO 'nun dâvetlisi olarak gittiğimiz bir karargâhta kendi yurddaşlarımızın bu ilgisizliğinden sonra, Lizbon'daki Elçimizden, yarısını bile beklemeye hakkımız olmayan bir yakınlık görmek, bize Türk konukseverliğini yeniden hatırlattı.

Görevinin, kendi yurduyla temsilci olarak bulunduğu ülke arasındaki dostluğu kuvvetlendirmek olduğunu bilen Elçimiz, yabancılık duygumuzu gidermeye olduğu kadar Portekiz'i ve Portekiz halkını en kısa bir zamanda tanıyıp sevmemize yardım etti.

Biz vardığımızda Lizbon'da, Elçimizden ve vazife hayatında kendisine değerli bir yardımcı olan eşinden başka Türk yoktu.

Portekiz'e toplu olarak giden ilk Türk gazetecileri bizlerdik. Portekizlilerin bunu, ülkemize dostluklarını belirtmek için bir vesile saydıkları görülüyordu.

POTEKİZ 43 yıldır Cumhuriyettir ama, halâ şarapları ve krallarıyla meşhurdur. Tahtından olmuş krallar da, rahatlık ve sükûnet arayacak bir çağa gelmişlerse, gidip oraya yerleşirler. Biz de, Portekiz'de kaldığımız üç bucuk gün, tahtın tacın ağırlığından kurtulmuş krallar gibi yaşadık desem pek yalan olmaz.

Eski kralların Portekiz'e sığınmaları boşuna değil. Porkiz tarihinde krallar öyle büyük bir yer tutuyor, her yer öylesine krallara ait hâtıralarla dolu ki, bu ülke artık, tahtından düşen krallar için için bir mıknatıs gücü kazanmış olmalı.

Daha Lizbon'a vardığımız gün, vaktin epevi geç olmasına rağmen, bizi, Kral Arabaları Müzesine götürdüler. Bu çeşit müze dünyada bir tekmiş. Müzemin yer katındaki uzun salon da göz alabildiğine kral arabaları dizili. Bu arabalar dolusu kral bir milletin dokuz yüzyıllık tarihine nasıl sığmış?.

O günden sonra da Portekiz'de o kadar kral sarayı gezdik, o kadar çok kral odası, kral yatağı, kral resmi gördük ki, Manuel'ler Sebastiyan'lar Alfonso'lar aklımızda biribirine karıştı.

Bütün bu kral odalarının karanlığında, küf kokusunda, yüzyılların saray entrikaları birer hayalet gibi dolaşıyor. Hele bir loş odaya götürdüler ki bizi, odanın taş zemini oyuk oyuk aşınmıs . Burada, dediler, bir kral, ömrünün büyük kısmını mahpus olarak geçirmiş; bütün gün bu odanın içinde dolaşır dururmuş; bu oyuklar onun ayak izleri..

Eski kral sarayları dünyanın her yerinde bir olsa gerek.. Çünkü, Shakespeare'in dediği gibi, kralların.

"Kimi tahtan edilmiş, kimi harpte can vermiş.
Devirdiği kral hayalleri çarpmış kimini,
Kimi kadın zehriyle, kimi uykuda ölmüş,
Hepsi öldürülmüştür; fanî başlarındaki
O boş tacın içinde, Ölüm saray kurmuştur."

Bu küf, bu entrika, bu gözyaşı kokan sarayların dışında, dipdiri, genç bir Portekiz yükseliyor. Tarihinin karanlık günlerinden korkmayacak, dünyanın en büyük imparatorluklarından biri olduğu aydınlık günlerini özlemeyecek kadar kendine güvenen bir Portekiz., On altıncı yüzyılın Portekizli Şairi Luis Vaz de Camoens şu mısraları sanki yurdunun bugünü için yazmış:

"Sonsuz yeni bir hayat yükselmede çepcevre,

Bilmezmişiz ne kadar verimliymis şu toprak;

Gelip gecmiş acı ve sanki tatlı günlere

Gönlümüzde tek duygu bugün biraz acınmak."

Söz sözü şiir şiiri actı- Bir akşam, içimizde, gördüğümüz güzelliklerin sarhoşluğu, otobüsle Lizbon'a dönüyorduk. Bir arkadaşımız coşup Türkçe şiirler okumaya bağlamıştı. Yanımda oturan zayıf, uzun boylu mahzun yüzlü Turizm Müdürü bu Türkçe şiirlerin sesine bir zaman kulak verdikten sonra, o da kendi dilinden bir şiire başladı. Okudukça çoşuyor, gözleri yaşarıyordu. Mânasını sordum, anlattı; bir içli memleket şiiriydi. Kimin yazdığını sordum: ben yazdım. dedi. Demek şairsiniz, dedim. O da lâf mı gibilerden yüzüme baktı baktı: Portekizde herkes şairdir, dedi!
 

Dosyalar

1953.07.03.jpg
1953.07.03_B.jpg
1953.07.03_B.txt

Koleksiyon

Alıntı

“NATO Ülkelerinde 1: Portekiz'de 3.5 Gün,” Bülent Ecevit Yazıları 1950-1961, 23 Kasım 2017, http://ecevityazilari.org/items/show/379 ulaşıldı.