Devrimler Türkiye'sinde: Dün ve Yarın

Başlık: 
Devrimler Türkiye'sinde: Dün ve Yarın 
Kaynak: 
Ulus, s. 2, 5 
Tarih: 
1952-12-19 
Lokasyon: 
Atatürk Kitaplığı, 152/23 
Metin: 
Devrimler Türkiye'sinde:

Dün ve yarın

Yazan: BÜLENT ECEVİT

Bizi yüzyıllarca Ortaçağ'a bağlı tutmuş zincirlerin ayaklarımızdan koptuğunu, tarihe gömüldüğünü sanıyorduk.

Demokrasiyi oy avcılığından ileri götüremiyen politikacılarsa, tarihin küllerini eşelemeye, o küller altında yana kalmış "korları ortaya çıkarıp körüklemeye koyulmuşlardır.

1923 denberi çoğumuzun gözleri yarına çevrili idi; şimdi, bu korlara takılan gözlerde, düne bir özlem başlamıştır. mıştır.

Atatürk'ün kişiliği, koruyucu bir kanuna sarılıp sarmalanıp rafa konulmuş, sonra rahat rahat devrimlerin talanına girişilmiştir.

Devrimler Türkiye'sinde yeni nesillerin eskileri anlaması gerekmediğini; devrimlere, dünle aramızdaki bağları koparmak için girişilmiş olduğunu söylediğiniz an, kızgın gözler üzerinize çevrilmekte, bıçak gibi sözler, sizi, Türk tarihini yoğumsamakla suçlandırmaktadır.

Bu bıçak gibi sözler, keskinliğini demagojiden alır. Öyle sözler ki bunlar, inanmasanız bile karşılarında boyun eğmek, boynum kıldan incedir deyip susmak zorunda kalacaksınız. Cünkü bu sözlerde, eskinin ünlüleri, zenginlikleri, yiğitlikleri, kutsal şeyler kılığına sokulup karşınıza çıkarılmaktadır.

*

İşte, öyle sözlere bir örnek: "Eğer yeni nesillerin eskileri anlamaya mecbur olmadıklarını kabul edersek, asırlardan beri bizim için biriktirilen bunca maddî ve manevî servet ne olur?" (1)

"Asırlardanberi bizim için biriktirilen bunca maddi servet" Topkapı Sarayındaki ziynet eşyası ise, yeni nesillerin eskileri anlamaması, bu "servet" in modern müzecilik metodları ile korunmasına engel olmamaktadır.

"Asırlardan beri bizim için biriktirilen bunca maddî servet", yüzyıllarca el sürülmemiş toprak hazinelerimiz ise, toprağın bu armağanlarından büyük bir kısmı günümüzde işletilmektedir.

"Asırlardanberi bizim için biriktirilen bunca, maddî servet", "Düyunu Umumiye" ise, bu borçları Cumhuriyet kurulduktan sonra da ödiyedurduk; yıllardır sürülmemiş topraklar ise, o toprakları sürmekteyiz; taş çağında bırakılmış köyler ise o köylere uygarlığı götürmeye; yoksulluk ise yoksulluğu kaldırmaya; bilgisizlik ise okullar açmaya çalışmaktayız.

"Asırlardanberi bizim için biriktirilen bunca manevî servet". alaturka musiki ise. bu musikinin mahsullerini meyhanelerde, ickili aile bahçelerinde, "dolmuş" ların, komşu evlerinin, düğmeleri sonuna kadar açık radyolarında, kafamız şisinceye. içimize karalar basıncaya kadar dinliyoruz.

"Bunca manevî servet", Dîvan edebiyatı mıdır? Arasıra Divanları karıştırıp,

"Devran havadisinden yok bakîmiz Fuzulî
Dârül âmanımızdır meyhneler bucağı"^

gibi mısralar okudukça soluğu meyhanelerde almıyorsak, kusurumuz bilgisizliğimize bağışlansın, belki de Divanların Türkçesini anlıyamadığımızdandır.

Yok, "bunca manevî servet" Osmanlı filozofları ise, nedir felsefeleri? Osmanlı âlimleri ise, ne yazmışlardır? Osmanlı fen adamları ise, ne bulmuşlardır derde deva çiçek aşısından gayri?.. (2)

Bu konuda benim fazla bir söz söylemeve yetkim vok. Onun için sözü. en yetkililerden biri olan Abdülhak Adnan Adıvar'a bırakıyorum. "Osmanlı Türklerinde İlim" adlı eserinin "Söze Başlamadan" başlıklı bölümünde, değerli bilginimiz şöyle diyor:

"Maksadım, Arapçadaki "ilim" denen ilme varis olan bir millette, beş asır (14 - 19) içinde, bu ilmin durumunu kısaca belirtmek ve 19. asra, yâni modern ilmin Türkiye'ye girdiği tarihe kadar, inhitat ede ede, nasıl devam ettiğini göstermektir.

"...... Osmanlı Türklerinde ve esasen Şarkta ilim kelimesi, bütün beşerî marifetleri, hiç ayırt etmeksizin, içine alan şamil bir mânayı haizdir. Kelâmı, fıkıhı ile din, nücûm ilmi, sihir, sîma ilmi, simya ilmi, rü'ya tabiri hep ilim çerçevesi içine girerdi. İlme verilen bu şamil mâna, Türkiye'nin karanlık kalan fikir göklerini modern ilmin ilk şuaları aydınlatıncaya kadar, yâni, 19. asra kadar, baki kalmıştır."

Gelelim ayni kitapta "XIX. Asır ve Yenileşme Hareketleri" bölümüne:

"Türk ülemây-i rüsûmu, değil müsbet ilimlerde, doğrudan doğruya kendi şubeleri olan dini meselelerde bile çok geri kalmışlardı." (Sayfa: 192.)

Memleketimizde yenilik hareketlerinin başladığı 19 uncu yüzyılda, " O zamana kadar asla müsaade edilmiyen ölü teşrihi için başına bir belâ daha çıkarmaktan çekinmiş" olan devletin memleketimizde yeni usullere göre tıbbî çalışmaları "rum milletine tahsis" etmeye karar verdiğini (sayfa: 191); 19 uncu yüzyıl başında "Raif Efendinin, Londra'da dört sene oturduktan sonra, yazmağa kalkıştığı coğrafya kitabının telif tarihine nazaran modern bir eser olacağı zannedilirse de heyhât ki kitabın 'küre-i âlem' i ve 'küre-i arz' ı tavsif eden mukaddimesi okunur okunmaz, hâlâ Batlamyus sitemi üzere, âlemin merkezi arz olup güneşin arzın etrafında dolaştığından :bahsedildiği" ni (sayfa: 189); ve bu gibi ileri fikirlerinden ötürü Raif Efendinin 1807 de şehit edildiğini (sayfa: 188), gene Adnan - Adıvar'ın eserinden öğreniyoruz.

*

İşte, karşısında, boynumuz kıldan ince deyip susmanız beklenen bir söz daha: "Beğenmediğiniz 'dün' bütün iftihar hazinelerimizin saklı olduğu zaman sathı değil midir? Meselâ dünyaya kuvvet ile adalet ve hakkın kabili telif olduğunu öğretenler o 'dün' de yaşamıyor mu?" (3)

Dünyaya "kuvvet ile adalet ve hakkın kabili telif olduğunu" öğretmek için bu milletin yüzlerce yılını, yabancı ülkelere akınlarla, yabancı ulusları boyunduruk altında tutmaya calışmakla harcamış olanlar, hiç şüphesiz, ister istemez gururumuzu okşıyan değerler taşıyorlardı. Ama, sonsuz demagoji imkânları vermesine rağmen, onlardan duyduğumuz bu gururu açığa vurmak, barışı her şeyden üstün tutan bir devletler topluluğu içinde bulunduğumuz şu günlerde hiç doğru olmasa gerek! Altı yüz yılı savaşlarla geçmiş, çoğu zaferle bitse de bu savaşların her birinden biraz daha yorgun çıkmış milletime, Atatürk' ün, tarih boyunca yetiştirdiğimiz o belki en büvük askerin, en büyük armağanı, bence şu dört kelimedir: "Yurtta sulh, cihanda sulh!"

*

Bu yolda düşünmekle tarihimizi yoğumsamış mı oluruz? Tarihimizden yalnız 600 vıllık Osmarlı tarihini anlıyanların gözünde, belki!

Fakat, bizim devrimlerimizin dayanağı. Atatürk'ün tarih görüşüdür. O görüşle, yarınımız, bir ulusun bir bölgedeki altı yüz yıllık tarihi üzerine değil, bütün uygar insanlığın tarihi üzerine kurulmuş olmaktadır.

Bizde bazı bilginlerin gülüp geçtikleri bu tarih görüşü için, çağımızın en büyük tarihçi ve tarih felsefecilerinden biri sayılan Arnold Toynbee, şöyle diyor:

"O dünyada, Babür'ün Fergana'sı merkez nokta idi, ve Babür çağında merkezil milletler ailesi, Türklerdi. Dünyanın Türk merkezli (Turco - centric) bir tarihini..... zamanımızda. Başkan Mustafa Kemal Atatürk yayınlamıştır. Bu, yurttaşlarının moralini pekiştirmek bakımından parlak bir çare olmakla beraber, gehçek bir tarih sezgisi (historical intuition) olarak daha da parlak bir eserdi; çünkü, Milâttan sonra dördüncü yüzyılda, "Indo-European" dilleri konuşan son cetlerini Stepten sürdükleri çağdan, on yedinci yüzyıla kadar... Türkçe konuşan kavimler, gerçekten Vasco da Gama öncesi uygarlıkları kuşağının asılı bulunduğu Asya kavsinin kenet taşı durumunda idiler. O on iki yüzyıl boyunca, ayrı uygarlıklar arasındaki karalar - aşırı bağa, Türklerin Step kuvveti hakim olmuştur." (4)

Yani, Atatürk, Türkü yalnız Ortadoğu islâm uygarlığına değil, bütün Batı uygarlığı ile bir kaynaklara bağlıyordu. Batının eski Yunana giden kültür ve uygarlık bağlarına da bağlıyabilmek için, o kaynakların çıktığı yer olduğu kadar yüzyıllardır Türklerin de yurdu olan Küçük Asya'nın geçmişteki kültürünü yeniden bulmamıza, kısacası, öz yurdumuzu benimsememize yol açmak istiyordu.

Hem o kültüre bağlanıp hem Orta Doğu İslâm sanatına bağlı kalabilmekse, iki ayrı yaratık birden olmak kadar güçtür. Çünkü birinde insan, sanatın canıdır, öbüründe ise cansız bir süsüdür. Bugün, batılı ressamların non-figuratif resimlerinde bile insanı, biçimi ile göremesek de düşünceleriyle, duyguları ile olsun sezeriz; ama, Levnî'nin en figüratif bir minyatüründe bile insan, bir Çin dekorasyonundan öte bir varlık değildir.
Geçmişteki sanatımızla kıvanmak başkadır, o sanatı bugün için de beğenmek, örnek almak başka. Leynî ile de Yesarî ile de kıvanırız. Ama onlar bize, artık kapanmış bir kültür çağında Türk'ün sanat gücünü göstermiş sanatkârlar olarak kıvanç vermelidirler. Dede'ye olsun, İtrî'ye olsun, o çapta besteciler yetiştirmiş bir ulusun batı uygarlığı içine girdikden sonra da Hindmidt'ler, Schönberg'ler yetiştirebileceklerine bizi inandırdıkları için saygı ve şükran besliyebiliriz.

Ama artık ne Levnî gibi minyatür, ne Yesarî gibi hatçılık, ne de İtrî ile Dede gibi beste yapamayız.

Devrimler yapmanın, birçok bakımlardan geleneklerle ilişiği kesmek demek olduğuna boyun eğmeliyiz. Yoksa yarınımız, dünün bir süreği olur.

*

Atatürk Devrimleri, tarih anlayışından din anlayışına, şapkasından giyimine, musikisinden resmine, alfabesinden diline kadar bir bütündür. Bu bütünü ayıklamak, şurası iyi, burası kötü diye o bütünden çıkarmalar yapmak isteyenler, Türk ulusunun yarınını ve geleceğini Atatürk'ten daha iyi bildiklerine inanıyorlar, demektir.

Böyle bir inanç beslemenin sorumluluğunu yüklenenler, tarihin önünde büyük bir yük altına girmiş olmaktadırlar.

*

NOTLAR:
(1) Zafer gazetesi, 10.12.1952 Sa. 2 Abdurrahman Atatür'ün yazısı.
(2) Onu da fen adamlarının değil çobanların bulduğunu söylerler.
(3) Not 1 deki gibi
(4) "Civilization on Trial" adlı eserin "the Unification of the world and the Change in Historical Perspective" bölümü. sayfa 69-70 (Oxford University Press 1948) 

Dosyalar

1952.12.19.jpg
1952.12.19_B1.jpg
1952.12.19_A.jpg
1952.12.19_B2.jpg
1952.12.19_B.txt

Koleksiyon

Alıntı

“Devrimler Türkiye'sinde: Dün ve Yarın,” Bülent Ecevit Yazıları 1950-1961, 19 Kasım 2017, http://ecevityazilari.org/items/show/360 ulaşıldı.