Londra'da İlgi Toplayan Tipler

Başlık: 
Londra'da İlgi Toplayan Tipler 
Kaynak: 
Ulus, "İngiltere Notları", s. 4 
Tarih: 
1951-07-07 
Lokasyon: 
Atatürk Kitaplığı, 152/18 
Metin: 
İngiltere Notları:

Londra'da ilgi toplayan tipler

Kaldırım ressamları ile ayakkabı boyacıları da bunların başlıcalarındandır

2. Kaldırım ressamları

Londra'da dilencilikle sanatkârlık arası mesleklerden biri de kaldırım ressamlığıdır.

Sabah 9 sularında, büyük caddelerin birinden geçerken, bakarsınız bir yaşlı adam kaldırımda diz çöküp iki büklüm yere eğilmiş, yanında renkli tebeşirler, taşın üstüne resim yapıyor. Yirmi dakika geçmez, karşınıza ya Leonardo de Vinci'nin Jokond' u, ya Rembrandt'ın, ya da Frans Hals'ın bir portresi çıkmış. Bu bitince, adam dizlerinin üstünde biraz kenara kayar ve başlar bilmem hangi unutulmuş İtalyan ressamının mitolojik bir kompozisyonuna. Derken sıra tasvirlere gelir; meselâ yarım tebessümü ile Prenses Elizabeth'in yana eğik geniş kenarlı şapkasiyle Kraliçe'nin, yahut ağzında pürosile Mr. Churchill'in tasviri.

İçlerinden bazısı da hayalhaneden başka kaynağa tenezzül etmezler; pembesi, mavisi moru bol tarafından cennet bahçeleri, sahiller, yelkenliler, ve, tabiî, deniz kızları resmederler.

Bir saate kalmaz, kaldırım sergisi tamamdır. Resimlerin en önüne kocaman harfler ve göz alıcı renklerle bir de "Thank You" yazıp yanına teneke para kutusunu koyduktan sonra, kaldırım ressamı, işini bitirmiş bir insanın iç huzuru ile duvar kenarına oturur, arada bir sigara tellendirip, akşama kadar, gelen geceni seyreder.

Bu kaldırım ressamlarından kimisi kendinden öyle emindir ki gider, meselâ, tam National Gallery (Londra'nın en büyük resim müzesi)nin yanıbaşında sergi kurar. Müzeden çıkınca bir de bakarsınız içerde gördüğünüz tablolardan bir kısmının kopyası kaldırıma çıkmış. Renk anlayışı, perspektif filân bakımından arada biraz fark bulunur ama, artık o kadar da ince elemek reva mı?

3. Ayakkabı boyacıları

Londra'nın ayakkabı boyacıları, nesli tükenmek üzere bulunan mahlûklara yahut ırklara benzerler. Dokuz milyon nüfuslu Londra'da 20 ayakkabı boyacısı kalmıştır. Halbuki 50 yıl önce sayıları 1000 i bulurmuş.

Onun için, İngiliz milleti pabucunu kendi koyıyan bir millet olduğu hâlde, zeval bulmasına ramak kalmış bu ayakkabı boyacıları neslinin son 20 mümessili adetâ baş üstünde taşınır, 20 sinin de üzerine titrenir.

Bu 20 boyacıdan biri Oxford Street'te, biri Picadilly'dedir. Geri kalan 18 boyacı da, sanırım, Londra'daki muhtelif tren istasyonlarına dağılmıştır.

Bunlardan Charing Cross istasyonunda duran iki boyacı, Jim Pearce ile Alf Harvey, geçenlerde, boya kutularının oraya yerleşişinin 100 üncü yıldönümünü tes'it etmişler. 68 yaşında olan Jim Pearce kutulardan birini 1900 yılında, 70 yaşında olan Alf Harvey de diğerini 1906 yılında devralmış.

Ayakkabı boyacılarından çoğu beyaz yakalı, kırmızı ceket giyerler ve gayet rahatsız bir vasiyette, yere diz çökerek, pabuç boyarlar. Akşam olunca nasıl kalkıp yürüyebildiklerine şaşardım. Niçin altlarına, bizim boyacılarımız gibi, alçacık bir sandalye koymadıklarına da şaşardım. Bu da gelenek zahir! İngiltere'de gelenek dendi mi akan sular durur.

Londra'da pabuç boyatmak bir lükstür. 8 peni, yani 27 kuruş kadar ücreti vardır. Bahşiş de vermek âdet olduğu için, 40-60 kuruşa gelir.

Boyacıların hepsi bir canlı tarihtir. Yalnız, tarihi pabuç zaviyesinden yaşarlar. Meselâ Birinci Dünya Harbi'nden önceki bilmem hangi lord yahut nazırı pek iyi tanırlar; fakat onun siyasî faaliyetinden çok pabuçları, pabuçlarına gösterdiği itina mühimdir.

Londra'ya ilk gittiğim sıralardaydı. Pabuçlarımın boyası kaçmış, ne yapacağımı bilemiyordum. Nedense bir dükkâna girip boya ile fırça da alasım gelmiyordu. Derken bir gün Oxford Street'te yürürken baktım, bir eski binanın battal olmuş içerlek kapısının sahanlığında bir boyacı.. Hemen gittim. Sonradan gördüğüm diğer Londra boyacılarına nazaran farklı giyinmişti. Sırtında lâcivert bir denizci kazağı, başında, tepesi pomponlu bir İngiliz denizci kepi vardı. Yaşlı olmasına rağmen çok dinç, yere diz çöktüğü halde uzun boyluluğu belli bir adam... Bir müşterisi olduğu için kapının iki kenarındaki üzeri battaniye ile örtülü büyücek sandıklardan birine ilişip beklemeye başladım. Boyacının arkasındaki kapıya, rengi zamanla sararmış eski gazete kupürleri, resimler, daktilo ile yazılmış kâğıtlar tutturulmuştu. Onları gözden geçirmeye koyuldum. Gazetelerden kesilmiş resimlerin bazısı boyacının kendi resimleri, bazırları da birtakım eski nazırların, lordların resmi idi. Yazıların da kiminde boyacıdan kiminde o mühim şahsiyetlerden bahsolunuyordu. Daktilo ile yazılı kâğıtlarda ise boyacının mühim şahsiyetlerle olan münasebetleri, hangi tarihlerde, hangi vesîlelerle pabuçlarını boyamış olduğu, bilmem hangi lordun halâ devamlı surette kendisine ayakkabı boyatmıya geldiği, tumturaklı bir üslûpla anlatılmıştı.

İçime bir küçüklük duygusu bir çekingenliktir geldi. Orada benim işim ne idi? Haddim mi idi benim böyle bir adama pabuç boyatmak? Bir ara gözüm müşteriye deyince çekingenliğim büsbütün arttı. Savill Row (Londra'nın en lüks terzilerinin bulunduğu sokak)'dan çıkmış, esvabı, melon şapkası, şemsiyesi ve burnu havalarda duruşu ile adam muhakkak bir lorddu.

Gene kapıya dalmışım, bir ara gür bir sesle irkildim:

— Buyurun mi lord, sıra sizde!

Gördün mü olanı, dedim içimden, bir lord giderken bir yenisi daha geldi! Fakat etrafa bakındım kimse yok! Şaşırdım ama istifimi de bozmadım. Boyacı da şaşkın şaşkın bana bakıyordu :

— Ayakkabınızı boyatmıyacak mısınız, mi lord?

Esmer yüzüm, orta boyum, melonsuz başım ve o şemsiyesizliğimle kimse lordluktan benden fazla uzak olamazdı. Anlaşılan boyacı müşterinin lorddan aşağısına tahammül edemediği için lord olmıyan müşterilerine de o payeyi kendisi tevcih ediyordu.

4. Aristokrat

Mayfair vardır; Londra'nın en kibar mahallesi... Rolls Royce otomobilin de aristokratın da bolu orada olur.

Meselâ 18 - 19 yaşında bir gençtir. Sıska bir vücudu, kocaman bir başı vardır. Başında daha da kocaman bir melon şapka. Üstünde siyah ceket, ayağında reye pantalon, elinde şemsiye, sağa sola bakmadan, burnu havalarda, bir hışım yürür.

Sanki apayrı bir mahlûktur. Sanki anasından melon şapka, reye pantalonla doğan insan-üstü bir nesle mensuptur.

Yani aristokratlığın züppeliğinde, snopluluğundadır. Asaleti ünvandan ibarettir; içine işlememiş, karakterine nüfuz edememiştir. Gerçek asalet, gerçek büyüklük için tevazua, alçak gönüllülüğe erişmiş olmak gerekmez mi? Öylesi de vardır elbette ama, onun asaleti insanlığından gelse gerektir.

Asaletin ünvana bağlı bir şey olmadığına, ünvansız insanların daha da asîl olabileceğine inancım artarak İngiltere'den ayrıldığım için sevinirim.

Mayfair sokaklarının aristokratı tiptir ama, ondan daha uzun bahsetmek içimden gelmez.

O sokak çalgıcıları; o kaldırım ressamları, ve bana "mi lord" diyeni, yâni hürmet edebilmek için evvelâ insana lordluk tevcih edeni hariç, geri kalan 19 ayakkabı boyacısı, beni Londra'ya çok daha fazla bağlar.
 

Dosyalar

1951.07.07.jpg
1951.07.07_B.jpg
1951.07.07_B.txt

Koleksiyon

Alıntı

“Londra'da İlgi Toplayan Tipler,” Bülent Ecevit Yazıları 1950-1961, 21 Ekim 2017, http://ecevityazilari.org/items/show/347 ulaşıldı.