Festival

Başlık: 
Festival 
Kaynak: 
Ulus, "İngiltere Notları", s. 4, 5 
Tarih: 
1951-07-11 
Lokasyon: 
Atatürk Kitaplığı, 152/18 
Metin: 
İngiltere notları:

FESTİVAL

Dünyada eşine ender rastlanabilir derecede zengin ve güzel olan festival, muvaffak bir eserdir

Yazan: Bülent ECEVİT

Güya bu yazılar Gazeteciler Heyetinin İngiltere'ye yaptığı 15 günlük son seyahate dair olacaktı ama, şimdiye kadar o kısa seyahatte gördüklerimizden pek az bahsettim. Londra'ya, İngilizlere dair eski hatıralarım içimde kalmış, dışarı vurmak için böyle bir vesile özlüyormuş olmalı ki kendimi tutamadım, o hatıralardan bahse daldım. Fakat arada bir de sözü son seyahatte gördüklerimize getireceğim.

Bu seyahat meşhur Britanya Festivaline rastladı ama Festival'den pek az şey gördük.

Otomobillerle, program icabı, şehirden şehire koşarken, arada küçük kasabalardan geçiyorduk. Çoğunun ya giriş yerine ya da meydanına bezler gerilmiş, üstünde kocaman harflerle "Festivale hoşgeldiniz!", "Kasabamız sizi bütün kalbile selâmlar" gibi sözler yazılı.. Bir de meydana, sokaklara bakıyorsunuz ki in, cin, ses sada yok. Sanki bir festival yerine değil, başınızı dinlendirmek için sâkin bir sayfiyeye gelmişsiniz.

İngilizler, hele kendi memleketlerinde, eğlenmezler, eğlenmesini bilmezler (eğlenmek için sık sık başka memleketlere giderler). Yabancı ziyaretçiye ise tahammül edemezler. Onun için 1951 Festivali fikri ilk ortaya atıldığı gündenberi, yıllardır, İngiltere'de bir çekişmedir sürüp gidiyordu. Halk hiddet içindeydi. Bu zamanda Festival de niye imiş? Gene yabancılar dolacakmış memlekete, rahatlarını huzurlarını kaçıracakmış!.. O kadar ki festival hazırlığında çalışan ameleler bile işi bazan sabotaja kadar vardırdılar, ikide bir gazeteler köpürür, veriştirirdi İşçi Hükûmetine... Bu kıtlık devrinde bir festival için bunca servet dökülür mü imiş? Muhafazakâr Parti başta olsa hiç böyle hovardalık yapar mı imiş? Derken saylavlar alevlenir, Parlamento'da bir çekişmedir başlardı. Karikatürcüler, Hükûmetin Festival'den mesul şahsiyetlerini sokmadıkları kılık bırakmadılar.

Festival açıldı da bu gürültü, bu şikâyetler sona erdi sanmayın! Halâ Parlamentoda, basında çekişmeler devam ediyor. Üstelik, aksi gibi, evdeki hesap festivale uymamış, memlekete bu sayede beklendiği kadar Amerikan doları da gelmemiş. Artık büsbütün yükleniyorlar Hükûmete...

Onun için, 1951 Britanya Festivalini, İngilizlerin hiç sevmedikleri bir işte bile, azmedince, nasıl muvaffak olacaklarına bir delil sayabiliriz.

Çünkü gerçekten bu, muvaffak olmuş bir festivaldir. Dünyada eşine ya ender rastlanan, ya da hiç rastlanmamış bir büyüklükte ve zenginliktedir. Ama, bir festivalden beklenen eğlence ve neş'e havası yokmuş memlekette! Fakat festival tertip ettiler diye İngilizlerin İngilizlikten de çıkması beklenemezdi.

Geçen Mayıstan itibaren 5 ay sürecek olan Festival bütün İngiltere'ye dağılmışsa da asıl büyük sergi yeri Londra'da, Taymis Nehrinin Güney kıyısındadır.

Bu seriden ikinci yazımda, Taymis Nehri'nin, sanıldığı gibi Londra'nın bir parçası olmadığını, kıyısında köşesinde kaldığını söylemiştim. Bunun belki baş sebebi, Güney kıyısının ihmâl edilmiş olmasıdır. Bilhassa şimdi serginin bulunduğu yerde, merkezliğine rağmen, evvelce hiçbir şey yoktu. Serginin Londra üzerindeki devamlı ve hayırlı bir tesiri, şehir hayatını nehir kenarına doğru çekmesi olabilir. Çünkü, sergi için yapılan binalardan bir kısmı yıkılacaksa da yeni yapılan efsanevî konser salonu (Royal Festival Hall) kalacaktır. Sergi yerinin yanı başındaki Battersea Park'ta açılan eğlence yerinin de, festival yüzünden girilen zararları çıkartmak üzere, daimî olarak açık bulundurulması düşünülmektedir. O zaman, bu güzel ve elverişli yerin 5 aylık değil de devamlı bir canlılık kazanması büsbütün sağlama bağlanmış olacaktır.

Hele sergideki nehir kenarı kahvelerinden bir ikisi olsun açık bırakılırsa İngiltere'de iyi bir çığır da açılmış olur. Dört tarafı denizle çevrili, içi nehirlerle dolu bu memlekette, şöyle su kenarında oturup yemek yemeğe, birşey içmeye imkân yoktur. Belki köşe bucakta vardır ama ben rastlamadım. Gene eski hatıralara döneceğim. Bir ara, aylarca Londra'dan dışarı adımımı atamamıştım. Biraz açık hava, bir deniz kenarı gözümde tütüyordu. Brighton adını da hep duyardım. İngiltere'nin Güney sahilinde çok güzel bir sayfiye yeri imiş. Ekspres trenle bir saattir. Oraya gidip sabahtan akşama kadar bir deniz kenarı kahvesinde oturayım, dedim, istasyondan çıktıktan sonra sahile indim. Görünürde, öyle oturup da denizi seyredecek bir kahve yahut lokanta yoktu. Derken, İngilizlerin "pier" dedikleri uzun bir iskele gözüme ilişti. Atatürk Bulvarı kadar geniş bir iskeleydi. Denizin ortasına doğru belki 150 — 200 metre uzanıyordu. Tam ucunda, her tarafı camekân, iki katlı, bembeyaz bir büyük bina vardır. İşte aradığımdan da alâsı diye düşündüm; deniz kenarı isterken tam denizin ortasında oturabilecektim!.. Bir de gittim ki, o güzelim, o camekânlı o denizin ta ortasındaki bembeyaz bina meğer tiyatro imiş. Kapalı bir tiyatro... Filvaki bir de kahvesi vardı, ama; denize değil, arkaya, yâni karaya bakıyordu. Çaresiz geri dönüp sahilde başka bir yer aramaya koyuldum. Nihayet karşımda bir deniz kenarı lokantası gördüm. Kapısı yolla bir hizadaydı. Fakat bir de kapıya vardım ki 30 — 40 basamak merdivenle iniliyor, inip girdim lokantaya. Lokanta, tabiî, denizin altında kalmış. Gündüz vakti içerisi elektrikle aydınlatılıyor. Bir de üstelik, benim gibi Boğaziçi'nden gelmişlerle alay etmek istermişcesine, lokantanın denize mücavir duvarını kirli bir deniz dibi rengine boyayıp üstüne çirkin çirkin balıklar, yosunlar ve sair denizaltı mahlûkat ve nebatatı resmetmişler. Kötü bir yemek yiyip oradan da çıktım ve akşam olmasını beklemeden, ilk trenle Londra'ya döndüm Bir daha da ingiltere'de deniz kenarına gitmeye tövbe ettim.

Demek istediğim, sergi münasebetiyle Taymis kıyısında açılan kahveler Festival müddeti sona erince de orada bırakılırsa, belki İngilizler su kenarında oturmanın keyfine varır, ve zamanla bir kısım lokanta ve kahvelerini deniz ve nehir kenarına taşırlar.

Bu. ehemmiyetsiz bir şey gibi görülebilir ama, bence küçümsenmemelidir. Şehir hayatına biraz açık hava, biraz su kenarı katmak bir milletin karakterine de, saadetine de, sıhhatine de tesir edebilir.

Festivalin gördüğümüz kadarından bir başka yazıda daha etraflıca bahsedeceğim. Yalnız burada bir şey üstünde durmak istiyorum.
Güney kıyısındaki sergi yerine girildiği zaman, sergi binaları, kahveler, havuzlar arasında, oraya buraya dikilmiş heykeller göze çarpıyor.Bunlar, muhtelif modern sanatkârlara sergi için yaptırılmıs. Bütün heykeller, karikatürlerde alay mevzuu olan modern sanatın en aşırı birer örneği... Hattâ sergi açıldığı sıralarda Başbakan Attlee bir demeç vererek heykellerden de bahsetmiş, "ben de zevklerine varamıyorum ama, ne yapalım, jüri heyeti onları beğenmiş, bundan Hükûmet mes'ul sayılamaz" demişti.

Bizde bu sözü kulağına küpe etmesi gereken devlet ricali az değildir, sanırım. Londra'daki sergiyi Hükûmet açmıştı. Fakat Hükûmet erkânının sanatten anlaması icabetmediği için sergiyi süsliyecek heykellerin seçilmesi erbabına bırakılmış ve bu heykellerin en modern sanat cereyanlarını temsil etmesi, Başbakanı bile sinirlendirdiği halde, kimse jüri heyetine en ufak bir tesirde bulunmamıştı. Değil Başbakan, saraylarında 18. Asır ortalarından sonra yapılmış tek resim bulunmasına ihtimal vermediğim Kralla Kraliçe bile, herhalde sergiyi gezerken bu heykelleri görmemek için başlarını çevirmişlerdir. Hattâ eminim ki sergiyi gezen halkın yüzde 99 u da bu heykeller karşısında aynı tepkiyi duyuyordu. Fakat kimse heykellere el uzatmamıştır.

Memleketimizde bir sergiye girerken, kaşlarını çatıp, içerde "dejenere" cereyanlar mahsulü eserler olmadığı ümidini izhar eden zevatın, hele o gibi "hafiflik"lere, "saçmalık"lara devletin tertip ettiği sergilerde asla yer verilemiyeceği zihniyetiyle hareket eden jüri heyetlerinin kulaklarını, Londra'dan doğru, biraz olsun çınlatabildi isem kendimi bahtiyar sayarım.

Sanat için en büyük saadet de en büyük felâket de devlet himayesiyle başlar. Çünkü sanatkârların kendilerini, aradıklarını bulmak için yapmaları gereken her türlü hâmle, ancak tam hürriyetle mümkündür. Devlet, sanatkârı koruyacağım, açlıktan kurtaracağım derken onun elinden bu hürriyeti alırsa, sanatı öldürmüş olur.

İşte İngiltere'de, hele İşçi Partisi iktidara geldiğinden ve "Arts Council" (Sanat Konseyi) adlı resmî teşkilât kurulduğundan beri devlet, sanatkârın en büyük koruyucusu, sanat hareketlerinin en büyük yardımcısıdır. Bu yolda devlet bütçesinden her yıl milyonlarca sterling para harcanmaktadır. Fakat bu alâka ve yardıma karşılık, devlet, sanatkârdan sadece eser beklemekte, eser diye de sanatkâr ne verirse onu kabul etmektedir. Ne en ufak bir tehditte, ne bir ihtarda, hattâ ne de tenkidde bulunmaktadır. Çünkü bu hakkı kendinde görmemektedir. Verdiği vergilerle sanatkârı beslemek vaziyetinde olan halka bile bu bahiste en ufak bir söz hakkı tanınmamaktadır. Devlet otoritesi, halk iradesi, demokrasi başka başka şeylerdir, sanat başka şey...

Bazı şair ve aydınlarımız vardır, "halkın istediği", "halka hitab eden" tarzda eser vermiyen sanatkârı hor görürler. Bu kıssadan onlara da hisse düşse gerek! Geçen gün bir toplantıda öyle bir şairimiz, sanattan gayri kaygısı olmıyan bir hanım ressamımıza çatıyordu: Niçin halkın istediği gibi resim yapmıyormuş?.. İşte şair dostum, dünyanın en gerçek halk hükümetinin başta bulunduğu, ve sanatkârın belki en çok devlet yardımı gördüğü bir memlekette, sanatkâr, devletin de halkın da baskısından bu kadar âzâdedir. 

Dosyalar

1951.07.11.jpg
1951.07.11_B1.jpg
1951.07.11_A.jpg
1951.07.11_B2.jpg
1951.07.11_B.txt

Koleksiyon

Alıntı

“Festival,” Bülent Ecevit Yazıları 1950-1961, 19 Kasım 2017, http://ecevityazilari.org/items/show/341 ulaşıldı.