Aydınların Buhranı

Başlık: 
Aydınların Buhranı 
Kaynak: 
Ulus, "Günaydın" ss. 1, 2 
Tarih: 
1960-11-20 
Lokasyon: 
Rahşan Ecevit Arşivi 
Metin: 
GÜNAYDIN

BÜLENT ECEVİT

Aydınların buhranı

27 Mayıs'tan sonra bir kısım Türk aydınları bir buhran içine düşmüşlerdir. Millî Birlik Komitesinden affedilen 14 kişinin durumunu bu buhran içinde görmek gerekir. Onlar belki bu buhranın sorumluları arasındadırlar, belki yalnız kurbanlarıdırlar. Belki de ikisi birden..

Fakat herhalde onları aydınlar çevresinden tecrid ederek birer başlarına itham etmek yanlış ve tehlikelidir. Tehlikelidir, çünkü öyle yaparsak, bu 14 kişi görevlerinden uzaklaştırılmakla, yurt dışına yollanmakla her şeyin düzeldiği, buhranın geçtiği ve bütün izlerinin silindiği sanısına kapılabiliriz.

Bu belki bir inanç buhranıdır. Belki sadece bir savaş sonrası yorgunluğunun sinir bozukluğudur. Belki de bu buhranı yaratan türlü ve karışık etkenler vardır.

Örneğin, 10 yıl sürmüş ve gerçek gücünü halktan, hattâ köylüden almış bir hürriyet mücadelesinin, son safhada daha çok aydınlara dayanmış olması, kimi aydınlarda bir üstünlük kompleksi yaratmış olabilir. Bu üstünlük kompleksi yüzünden, Türkiye'nin bir aydınlar diktatörlüğüne ihtiyacı olduğu sanısına kapılmış bulunabilirler. Bu sanıda, şüphesiz, büyük şehirlerdeki bazı aydınların, halkı, köylüyü tanımayışları, halkın, köylünün hürriyet mücadelesindeki yerini bilmeyişleri de rol oynamıştır.

Kiminin içinde, Demokrat Partinin demokrasiyi sona erdirme eğilimine karşı geç uyanmış ve mukavemete geç katılmış olmanın üzüntüsü olsa gerektir. Bundan kurtulabilmek için, bilinçaltı, onlara, kendi göstermiş oldukları ihmali kişisellikten çıkarıp genelleştirmek, topluma yüklemek çaresini göstermiş olabilir. Üzüntüsünü yenebilmek için bu çareyi bulan aydın, Türk toplumunun henüz yeteri kadar erginleşmediği, demokrasiye hazır hale gelmediği iddiasına sarılmaktadır.

Demokrat Partililerin sözde aydınları arasında bunun hali tabiî daha belirlidir. Onların tam bir vicdan huzuruna kavuşabilmeleri, tamamiyle mazur görülür duruma gelebilmeleri için tek çare, Türkiye'de demokrasinin yürümeyeceği, demokratik düzen içinde kalkınmanın yürütülemiyeceği inancının aydınlar arasında yerleşmesidir.

Üzerinde durduğumuz buhrana düşen aydınların kiminde de, belki sadece yorgunluk, bıkkınlık vardır. Hürriyet mücadelesinin son safhalarında da olsa, dada önce akıllarından geçirmemiş oldukları bir sorumluluk yükü altına girmişlerdir; bu sorumluluk hayatlarının düzenini, içlerinin huzurunu bozmuştur. Bir yandan, demokrasiyi yaşatabilmek için kendilerine düşen ödevin, devamlı olarak bu sorumluluğu taşımak olduğunu hissetmekte, fakat bir yandan da, bu sorumluluğu üstlerinden atabilmenin izahını, mazeretini bulup, gene sadece kendi benlikleri etrafında kurulu bir hayat düzeninin huzuruna, nisbî kaygısızlığına dönebilmek istemektedirler. Bunun çaresi ise tektir: Demokrasiyi reddetmek... Onlar da demokrasiyi reddetmektedirler.

Böylerinin ruh durumunu, ünlü Amerikalı psikanalist Erich Fromm'un «Hürriyetten kaçış» sözü çok iyi anlatır. Hürriyetten kaçış, bir bakıma sorumluluktan kaçıştır. Çabuk yılgınlığa düşen, çabuk yorulan aydınların veya bencil aydınların hüriyetten ve hürriyetin getirdiği sorumluluktan kaçıp, «Başkaları düşünsün» avuntusuna sarılışıdır ki, zaman zaman, aydını en bol toplumlarda bile diktatörlüklerin en korkuncunu yaratır. Örnek mi dersiniz?.. Hitler Almanyası, Mussolini İtalyası hatırlarımızdadır!

İşte belki bütün bu ruhî etkenlerdir ki, 27 Mayıs'tan sonra, bir kısım Türk aydınları lirasında bir diktatörlüğe özlem dalgası doğurmuştur. Yaradılışları veya düşünüşleri herhalde böyle dalgalar üstünde yükselmeğe yatkın birkaç subay da, bu özlemi karşılamağa talip olmuşlardır.

Zaten hürriyetten ve sorumluluktan kaçan insanlar, sorumluluklarını yükleyecek insan ararlar: Birkaç parlak lâfa, birkaç klişe söze kanıp, aradıklarını o subaylarda bulduklarını sanmışlardır.

O subaylardan bazısı da, konuşmalarında Türk toplumunun öyle karanlık bir tablosunu çizmiş, bu tablo karşısında aydınlara öyle derin bir yetersizlik ve aşağılık duygusu aşılamağa çalışmışlardır ki, türlü etkenlerle sözünü ettiğimiz buhrana düşen aydınlar, kaderlerini onların eline teslim etmekten başka bir çare göremez olmuşlardır.

Şimdi gerçi o subaylar gitmiştir ama tehlike bitmemiştir. Yorgunların, yılgınların, aşağılık ya da üstünlük duygusuna kapılanların, vicdan azaplarından kendi kusurlarını topluma yükleyerek kurtulmağa çalışanların, ve nihayet, Erich From'un özlü deyimiyle hürriyetten kaçanların, sorumluluktan kaçanların, «Başkaları düşünsün» avuntusuna kapılanların yaratmış olduktan o diktatörlüğe özlem dalgası eğer henüz dinmedi ise, —ki çevremize bakarsak, tanıdığımız aydınlardan bazılarına dikkat edersek dinmemiş olduğunu görürüz- gidenlerin, düşenlerin yerini almak isteyen başkaları da çıkabilir. Gerçi eminiz bu başka talipler şimdiki Millî Birlik Komitesi içinden çıkmaz ama, dışından çıkması daha da tehlikeli durumlar yaratabilir.

Onun için, asıl kurtuluş çaresi, kendi kendimizi, kendimiz sağlamsak çevremizi, tedaviye çalışmaktır; bu buhran içine düşenlerin, akıllarına hitab ederek, morallerini destekleyerek, kendi kendilerine ve toplumlarına güvenlerini sağlamlaştırmaktır.

Şunu bilmeliyiz ki hürriyetten kaçan insan, önce kendi kendine, sonra kendi toplumuna, hattâ bütün insanlığa inancını ve saygısını yitirmiş insandır. Yani tedaviye muhtaçtır.

10 yıllık bir bedbaht devreden, bir acılı devreden sonra, yıllar süren bir yorucu mücadeleden sonra, hele geride bıraktığımız 10 yılın dayanılmaz kirleri gözler önüne serildikten sonra, elbette aramızda böyle tedaviye muhtaç olanlar çıkaçaktır.

Gene mutluyuz ki böyle bir buhran içine düşen, tedaviye muhtaç hale gelen aydınlarımız, aydınlar arasında küçük bir azınlıktır. Ama ne kadar az da olsalar toplum için ve kendi kendileri için tehlikelidirler. Onlar kurtarılmakla Türk toplumu sıhhatlendirilmiş olacaktır.

---------

DÜZELTME: Dünkü yazımızın son paragrafında, ikinci satırdaki «Kadar» kelimesi «Kader» olacaktır. 

Dosyalar

1960.11.20.RE_B1.jpg
1960.11.20.RE_B2.jpg
1960.11.20.RE_B.txt

Koleksiyon

Alıntı

“Aydınların Buhranı,” Bülent Ecevit Yazıları 1950-1961, 11 Aralık 2017, http://ecevityazilari.org/items/show/1282 ulaşıldı.