Çiçek

Başlık: 
Çiçek 
Kaynak: 
Ulus, "Günün Işığında" No 13019, ss. 1, 5 
Tarih: 
1959-10-31 
Lokasyon: 
Atatürk Kitaplığı 
Metin: 
GÜNÜN IŞIĞINDA

ÇİÇEK

Bülent ECEVİT

Üstünden urubası dökülür, tıraşı uzamış, benzi soluk, gözleri mahzun. Köylülükten çıkmış, daha kentliliğe ısınamamıştır. Otobüste, tramvayda, vapurda, ya da ağır ağır bir başına yürürken kaldırımda, elinde bir çiçekle, bir tek çiçekle görürsünüz onu. Kem gözden korumak istediği bir değerli hatıra gibi sımsıkı, hem de incinip kırılmasından ürkermiş gibi özenle tuttuğu bir gül ya da bir karanfil...

Arasıra yaklaştırıp yüzüne koklarken onu bir gizli ayinde sanırsınız.

Süssüz, güzelliksiz, tatsız bir çevreden bir tek çiçeğe - dalından kopmuş, neredeyse solacak bir çiçeğe - sığınmış gibidir. Bütün özlemleri o bir tek çiçekte derlenmiş.

Gönül açan, renkli, ışıklı kilimlerin, heybelerin, bol çiçekli basmadan mintanların, geride kalmış dünyasına özlem.. Bir süre belki içi ak sıvalı gecekonusunun penceresini de bir Monnet resmi gibi çiçekle, renkle doldurup evinde de öyle avunacak, sonra bütün bütün kentli olup bütün bütün unutacaktır Doğadan ayrı, süssüz, tatsız bir dünyada yaşamağa alışacaktır.?

*

Eskiden böyle değilmişiz. Eski yabancı gezmenlerin hatıralarında, kentlilerimizin ağaca saygılı, çiçeksiz edemeyen, doğanın renklerini, biçimlerini derleyip soyutlamış süslerle, ne kadar yoksul da olsa, evlerini bezemeğe çalışan kimseler olduklarını okuruz.

Çevresine, evine, yaşayışına onları çiçeklerle, resimlerle, süslerle bezeyecek kadar değer vermek, kendi kendine, kendi insanlığına saygının bir belirtisidir. Doğa ile aramızdaki son bağdır bu. Bu bağ da kopunca insanlığımızdan ne kalır? Topraktan koparılmış bitkiler gibi kurumaz mı duygularımız?

Ama kendi kendine bu saygıyı gösterenlerimiz, ya da, yeni girdiğimiz hayat şartları içinde bu saygıyı göstermenin yolunu izini bulabilenlerimiz, şimdi pek az. Kendimiz gösterecek olsak bile, başkalarının bizim insanlığımıza bu saygıyı göstermeyişlerine göz yumuyor, boyun eğiyoruz.

Dört çıplak duvar ortasında birkaç kuru yatak: Daha çok varlıklı yabancı gezmenlerin kalabileceği birkaç pahalı otel dışında, hemen bütün otellerimizde, «bu neyinize yetmez sizin» denir gibi yüzümüze çarpılan oda budur. Lokantalarımızın, çayhanelerimizin çoğunda, oturabilmek, yemek yiyip çay içebilmek için asgarî ne gerekiyorsa, en çırkininden olmak üzere, o kadarı vardır. Duvarlar ya boştur, ya da resimlerin en zevksizleri gelişi güzel asılmıştır. Tavandakii sönük, kirli lâmbanın üstüne ışığını sıcaklaştıracak bir karton parçası bile takılmamıştır.

Ne bir örtü, ne bir kilim, ne hasır... Ne çiçek, ne süs, ne de zevkle seçilmiş, özenerek asılmış bir resim...

Hastahanelerimiz öyle, istasyonlarımızdaki bekleme yerleri öyle, bir başka âleme çıkabilmek için gidilen sinemalarımızdan çoğu öyle, resmî dairelerimiz öyle... Ve şimdi, nice emekle, bır bir sulanarak büyütülmüş ağaçlar kesildikten sonra yollarımız, güzelim kavakları katledildikten sonra Anıtkabir öyle...

Para işi, zenginlik işi değildir bu! Dağ başlarındaki eskiden kalma hanların birçoğunda, hâlâ, insanoğlunun güzellik ihtiyacına, çevresinde doğadan biraz renk, biraz şekil görebilme ihtiyacına, daha çok saygı gösterilmiştir. Ama bir kilim parçasıyla, ama bir eski hasır veya cicimle, kırık bir saksıda da olsa yaşıyan bir çiçekle...

*

Bütün uygar Batı sünyası, hayat makinalaşıp insanı doğadan uzak düşürdükçe, israfa kaçmayan, işletenin gücü ne kadarına yetiyorsa o kadarlık, süslerle çiçeklerle, masalar üzerinde renkli temiz örtülerle, otel odalarında en ucuz basmadan da olsa çiçekli perdelerle, ya hayal kurdurabilecek ya sırf şekil ve renk zevki verebilecek resimlerle, insanla doğa arasındaki bağı yaşatmağa, insanı insan yapan duyguları, özlemleri, zevkleri karşılayıp doyurmağa çalışır.

Biz şimdi kentlerimizde, yaşayışımızı kültürümüzü değiştirme buhranını geçirmekteyiz.

Bir eve yeni taşınmış gibiyiz Denklerimiz daha tam açılmamış, eşyamız yerli yerine oturmamış, duvarlarımız çıplak ve soğuk...

Tek umut, bir yeni kuşağın çağımız ihtiyaçlarına uygun bir zevk eğitimiyle yetiştirilip, Türk’ün eski zevkini, doğa sevgisini, rengiyle, çiçeğiyle, süsüyle, denklerinden çıkarıp, yeni evimizin gerektirdiği şekilde, yeni yaşama tarzımıza yerleştirebilmesinde...

Buna, sanatçı kadar öğretmen de öncülük edecek... Eğitilmek, yetiştirilmek, adam edilmek için eline gelen çocuğa, evini, çalıştığı yeri, günlük hayatını, makinalaşan bir dünyanın bizi gitgide uzak düşürdüğü doğadan - yerine göre soyutlaşmış da olsa - sıcak hatıralarla, ister oya, nakış, kilimle, ister birkaç saksı çiçek, ya sergiden alınmış ya dergiden kesilmiş renkli birkaç resimle, ama zevkle bezemesini öğretecek.

*

Gazi Eğitim Enstitüsünde, yarının öğretmenleri, bu ihtiyacı kendiliklerinden ve önce kendi hayatlarında duymuşlar. Odalarını resimlerle, çiçek saksılarıyla bezemek istemişler.

Fakat,

— Olmaz!, denmiş... Burası resmî dairedir, çiçek ve resim olmaz!

Yalanlanmasını dilediğim, doğru olmamasını dilediğim bu haberi gazetede okuyunca, bir hüzün çöktü içime... Sokakta, otobüste, tramvayda, kem gözden korumak istediği bir değerli hatıra gibi sımsıkı hem de incinip kırılmasından ürkermiş gibi özenle tuttuğu bir tek çiçeğe sığınmış gördüğüm insanın o bir tek çiçek de elinden alınsa duyacağı hüznü duydum.

— Burası resmî dairedir, çiçek ve resim olmaz!

Dilerim, gerçekte söylenmemiş olsun!.. Bir öğretmen okulunda öğretmen yetişecek insanlara söylenecek söz müdür bu?

Keşke bütün resmî dairelerin pencereleri çiçeklerle doldurulsa, duvarları resimlerle bezense! Ömürlerinin yarısını, günlerinin en güzel saatlerini resmî dairelerde geçiren insanların insanlığına, insanlık zevkine, duyarlığına ve doğa özlemine saygı bunu gerektirmez mi? 

Dosyalar

1959.10.31.jpg
1959.10.31_B1.jpg
1959.10.31_A.jpg
1959.10.31_B2.jpg
1959.10.31_B.txt

Koleksiyon

Etiketler

Alıntı

“Çiçek,” Bülent Ecevit Yazıları 1950-1961, 25 Kasım 2017, http://ecevityazilari.org/items/show/1072 ulaşıldı.